Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilime yeni bir boyut kazandıran Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’ye yönelik sergilediği hasmane tutuma açıklık getirmeye çalışıyor. Fransa Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ve Fransa’nın dünyanın önde gelen düşünce kuruluşlarında çalışan yurttaşları sosyal medya veya düşünce kuruluşlarının yayınları üzerinden Fransa ile Türkiye arasındaki husumetin müsebbibi olarak Türkiye’yi gösteriyorlar.
Biraz daha derinine inildiğinde Fransa Dışişleri Bakanlığı memuru olup halen Washington İnstitute’de araştırmacı olarak çalışan Charles Thépaut, Macron’un Türkiye’ye yönelik husumetini Türkiye’ye bağlıyor. Milat olarak da 2019 yılını gösteriyor. Türkiye’de resmi makamların Macron’a hitaben hakaretamiz sözler sarf etmelerinin ardından Macron’un da Türkiye’ye yönelik “meşru” olarak hasmane bir tavır sergilediğini dile getiriyor. Macron’a yakın kanaat önderleri ve medyadaki köşe yazarları da aynı minvalde makaleler yazıyorlar.
Tabii Fransa ile Türkiye arasındaki husumetin tarihi miladını belirlemek için herkes kendi açısından bakıyor. Türkiye açısından bakılacak olursa, daha 2017 yılında Macron Fransız basın mensuplarına “her hafta Sayın Erdoğan’la telefonla görüşmek mecburiyetindeyim” diye şikayette bulunmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu açıklamayı alttan alarak, bu sözde eleştirilecek bir unsur olmadığına dikkat çekmişti. Hatta iki lider 2018’in ilk günlerinde başkent Paris’de bir araya gelerek önemli görüşmelerde bulunmuşlardı. Ancak Macron’un Suriye’de NATO müttefiki Türkiye yerine Türkiye’ye karşı bölücü terör örgütünün Suriye uzantısı olan PYD ve YPG’ye verdiği sınırsız destek ve Türkiye ile Erdoğan karşıtı açıklamaları Fransa ile Türkiye arasındaki gerilimi adeta fitilledi. Bu hususta da Macron’un Fransa’nın Türkiye ile ilişkilerinde Ankara’nın ‘kalbini’ kaç kez kırdığını, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye atacak ne tür adımlar attığını hatırlaması yeterli olmalıdır.
Macron’un Türkiye’ye karşı alındığını dile getirmeye çalışması da oldukça dikkat çekici. Zira iktidara gelmek için ihanet ettiği dostları yok değil. İktidara giden yolda siyasi rakiplerinin üzerinden yürüyerek emeline ulaşan bir siyasetçi olarak pek bir hassas, kırılgan ve alıngan bir kişi görüntüsü çiziyor.
Fransız basınında Jüpiter olarak anılan Macron’a muhalif kimi siyasi isim, Fransa Cumhurbaşkanını Napoléon’a benzetmiyor değil. Roma mitolojisinde tanrıların tanrısı olarak bilinen Antik Yunan tanrılarından Zeus’a denk gelen Jüpiter’in bu kadar alıngan olmaması ve kendisine yöneltilen eleştirileri biraz daha soğukkanlı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Korsika’da Akdeniz’e kıyıdaş 7 AB ülkesini biraraya getiren MED7 zirvesinde Macron, AB içerisinde kutuplaşmaya neden olabilecek bir adım attı. AB dönem başkanlığını üstlenen Almanya’dan da rol çaldı. Türkiye’ye yönelik eleştirileri de Ankara’dan gelebilecek olan tepkilere dayalı. Türkiye’nin kimi tepkileri pek bir öngörülebilir nitelikte. Macron’un da bütün planlarını Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yeni Navtex mesajları yayınlayarak Oruç Reis sismik araştırma gemisinin görev süresinin uzatmasına endeksli. Oysa Türkiye’nin Oruç Reis’in görev süresinin sona ermesinden sonra yeni bir Navtex mesajı yayınlamaması halinde, 24 Eylül’deki AB Liderler zirvesinin Türkiye’ye yönelik yaptırım oturumu da ke en lem yekün olur. Fransa ile Yunanistan da ortalığı boşuna velveleye vermiş olurlar. Bununla da kalmazlar, hiç istemedikleri şekilde Türkiye’yle koşulsuz diyalog masasına oturmak mecburiyetinde kalırlar.
Bu çerçevede Macron’un alınganlığı Doğu Akdeniz’de gerilimi arttırmayı veya hukuksuzluğa neden olacak adımların atılmasını meşru kılamaz. Karşılıklı söz düellosu, sadece Fransa, Almanya, Yunanistan gibi ülkelerdeki kent yoksullarının Türk halkına tepkisini ve dolayısıyla Türk halkının da bu halklara tepkisine neden olacak. Oysa siyasilerin halklar arasında dayanışma, anlayış, uyum ve sevgi aşımaları gerekiyor. Macron’un Türkiye konusundaki çelişkili açıklamalarında da bu tehlike bulunuyor. Ülkeler veya ülke yöneticileri arasında görüş ayrılıkları olabilir. Ancak bunların kişiselleştirilmemesi gerekiyor. Her konuda anlaşmak mecburiyeti yok, ancak görüş ayrılıkları bir ülkenin halkını yaftalayarak, eleştirerek, genellemelerde bulunarak çözülemez. Macron’un Türkiye karşıtı söylemleri Fransa’daki kent ve banliyö yoksulu kitleleri Türkiye’ye karşı ayaklandırıyor. Marksistler bu kitleyi lümpen-proleter sınıfı olarak tanımlıyor. Oysa bu kitle Macron’un değil, Marine Le Pen’in seçmen kitlesi. Fransa’nın Türkiye aleyhindeki pasifine bakacak olursak: Valéry Giscard d’Estaing, François Mitterrand, Nicolas Sarkozy gibi cumhurbaşkanlarının Türkiye’ye yönelik olarak pek dostane, sempatik, sevgi dolu sözleri olmadı. Eylemleri desek cabası. Le Pen’inki gibi gibi aşırı sağ partiler de o tarihten bu yana ilginç bir yükseliş kaydediyorlar.