Kura…
Adı farklı dillerde değişse de özü değişmeyen, üç ülkeyi birbirine bağlayan o kadim nehir…
Ama her büyük hikâye gibi onunki de küçük bir başlangıçla başlar.
Allahuekber Dağları…
Rüzgârın sert estiği, karın geç eridiği, doğanın en saf haliyle hüküm sürdüğü o yüce zirveler…
İşte Kura’nın ilk nefesi burada alınır.
Bir damla olarak doğar; ama o damlanın içinde bir coğrafyanın kaderi saklıdır.
Dağdan kopan su, Göle Ovası’na indiğinde artık yalnız değildir.
Küçük derelerle birleşir, güçlenir, çoğalır…
Göle’de Kura sadece bir akarsu değil; hayatın kendisidir.
Hayvanların su içtiği, toprağın can bulduğu, köylünün umutla baktığı bir yaşam kaynağıdır.
Sonra Ardahan Ovası…
Burada Kura adeta nefes alır.
Genişler, yayılır, dinginleşir.
Ovanın ortasında ağır ağır ilerlerken, sanki yüzyıllardır bu toprakların bekçisi gibi durur.
Bu sakin akış, bir bilgeliktir aslında…
Acele etmez, taşkınlık yapmaz; toprağı besler, hayatı büyütür.
Ama bu dinginlik sonsuza kadar sürmez.
Kaşlıkaya Köyü…
İşte kırılma noktası tam burasıdır.
Kura burada yön değiştirir.
Ova biter, vadi başlar.
Genişlik daralır, sakinlik sertleşir.
Su hızlanır, derinleşir, karakter kazanır.
Kayaların arasından geçerken artık sadece akmaz;
şekillendirir, oyar, iz bırakır.
Ve işte bu yüzden Kaşlıkaya Vadisi sıradan bir coğrafya değildir.
Burası bir medeniyetler beşiğidir.
Tarih boyunca bu vadi bir geçiş yolu olmuştur.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan yolların kesiştiği bir hat…
Göçlerin, ticaretin, kültürlerin aktığı bir damar…
Belki yazılı tarih her detayı anlatmaz…
Ama bu vadinin taşları bilir…
Rüzgârı bilir…
Ve en çok da Kura bilir.
Çünkü o, her şeyi görmüştür.
Kervanların izini…
Sınırların çizilişini…
İnsanların gelişini, gidişini…
Ve bugün hâlâ aynı kararlılıkla akmaktadır.
Kaşlıkaya’dan sonra Kura artık sadece bizim değildir.
Gürcistan’a geçer, orada başka bir isimle anılır.
Azerbaycan’a ulaşır, orada bereket olur.
Ama ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın,
doğduğu yeri asla unutmaz.
Çünkü o;
Allahuekber Dağları’nın soğuğunu,
Göle Ovası’nın serinliğini,
Ardahan’ın bereketini,
Kaşlıkaya’nın derinliğini içinde taşır.
İşte bu yüzden Kura bir nehir değildir sadece…
O;
bir hafızadır,
bir kimliktir,
bir coğrafyanın yaşayan tarihidir.
Ve bugün bizlere sessizce şunu söyler:
“Beni sadece izlemeyin…
Beni anlayın.”
Kura çözüldü…
Ama asıl mesele şudur:
Bu büyük hikâyeyi okuyabilecek miyiz?