Bazı özlemler vardır, anlatamazsınız. Boğazınız düğümlenir, gözleriniz uzaklara dalar. Eski bir fotoğrafa bakarsınız, yıllar bir anda üzerinize çöker. Bir sokak adı duyarsınız, çocukluğunuz gelir aklınıza. Bir koku, bir türkü, bir kış akşamı, sobanın çıtırtısı… Ve bir anda anlarsınız ki özlediğiniz sadece geçmiş değildir. Özlediğiniz, geçmişte kalan insanlığınızdır.
Biz Ardahan'ın o uzun kışlarında büyüdük. 1970'lerin, 1980'lerin Ardahan'ında… Karın yolları kapattığı, soğuğun camları buz tuttuğu, gecelerin bugünkünden çok daha uzun geldiği yıllarda…
Yokluğumuz çoktu ama birbirimize ihtiyacımız da çoktu. Belki bugün sahip olduğumuz imkânların çoğuna sahip değildik. Ama bir şeyimiz vardı: Birbirimiz vardık.
Ardahan'da kış sadece bir mevsim değildi. Hayatın kendisiydi. Sabah kalktığımızda pencerelerin içi bile buz tutardı. Damların üzerinde kar olurdu. Babalar işe gitmeden önce kapının önünü açar, anneler sobayı yakar, çocuklar okula hazırlanırdı.
Soba başında kuruyan çoraplar, üzerine mont giyilen kazaklar, elde taşınan beslenme çantaları, karın içinde bata çıka okula giden çocuklar…
Bugünün çocuklarına anlatsanız belki inanmazlar.
Ama biz o hayatı yaşadık.
Ve bugün geriye dönüp baktığımızda bizi şaşırtan bir gerçek var:
O kadar yokluğun içinde kendimizi yoksul hissetmezdik.
Çünkü herkes birbirine benzerdi. Kimsenin diğerinden çok fazla fazlası yoktu. Bir evde ne varsa diğer evde de aşağı yukarı o vardı. İnsanlar birbirinin sahip olduklarına değil, birbirinin haline bakardı.
Zenginlik, sahip olduklarınla değil, paylaşabildiklerinle ölçülürdü.
Eskiden mahalle demek sadece evlerin yan yana olması değildi. Mahalle demek birbirinin hayatından haberdar olmak demekti.
Bir çocuğun yaptığı yaramazlık sadece kendi ailesinin meselesi değildi. Mahallede herkes bilirdi. Çocuk yanlış yaptığında komşu uyarırdı. Çocuk da bilirdi ki eve gidince annesinden, babasından önce komşusunun hesabı sorulabilirdi.
Ama kimse bundan rahatsız olmazdı.
Çünkü o komşu sadece komşu değildi.
Ailenin bir parçasıydı.
Kapılar daha kolay açılırdı. Tencereler daha kolay paylaşılırdı. Bir evde yemek pişmiyorsa diğer evden bir tabak gönderilirdi. Birinin hastası varsa bütün mahalle onun derdiyle dertlenirdi.
Bir cenaze olduğunda kimse davet beklemezdi.
Herkes oradaydı.
Bir düğün olduğunda herkesin yüzü gülerdi.
Çünkü sevinç de acı da birlikte yaşanırdı.
Bugün ise bazen yıllardır aynı apartmanda oturduğumuz insanın adını bilmiyoruz.
Yan dairede kim oturuyor, bilmiyoruz.
Üst katta kim hasta, bilmiyoruz.
Alt katta kimin derdi var, bilmiyoruz.
Ama sosyal medyada dünyanın öbür ucundaki insanların hayatını biliyoruz.
Ne büyük çelişki!
Ardahan'ın köylerinde de hayat kolay değildi. Tam tersine, çok zordu.
Ama o zorluğun içinde büyük bir dayanışma vardı.
Kış gelmeden hazırlık yapılırdı. Ahırın, samanlığın, evin, erzağın hesabı tutulurdu. Peynir yapılır, yağ hazırlanır, erişteler kesilir, turşular kurulur, kışlıklar hazırlanırdı.
Odun, kömür, tezek…
Kış kapıya dayanmadan herkes kendi hazırlığını yapardı.
Kadınların emeği başlı başına bir dünyaydı. Erkekler tarlada, merada, ahırda çalışırdı. Çocuklar hem okur hem evin işine yardım ederdi.
Hayat yorucuydu.
Ama hayatın bir anlamı vardı.
Emek vardı.
Sabır vardı.
Üretmek vardı.
Paylaşmak vardı.
Bugün marketten aldığımız bir ürünün nereden geldiğini çoğu zaman bilmiyoruz. O zamanlar sofraya gelen ekmeğin, sütün, peynirin, yağın arkasında kimin alın teri olduğunu herkes bilirdi.
Bir ekmek bu kadar mı kıymetli olur?
Olurdu.
Çünkü ekmek kolay gelmezdi.
Bir lokmanın arkasında emek vardı.
Bu yüzden ekmek yere düştüğünde kaldırılır, öpülüp başa konurdu.
Çünkü yokluğu bilen insan nimetin değerini bilirdi.
Bugün ise israfın sıradanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz.
Tabağımızda kalan yemek çöpe gidiyor. Dolabımızda bozulan yiyecekler çöpe gidiyor.
Ama dünyanın başka bir yerinde insanlar bir lokma ekmeğe muhtaç.
Belki de biz zenginleşirken bir şeyleri kaybettik.
Kanaatkârlığımızı…
Şükrümüzü…
Paylaşma duygumuzu…
Ve en önemlisi birbirimize karşı sorumluluğumuzu…
Bayramlarımız da başkaydı.
Bayram sabahları temiz kıyafetler giyilir, ayakkabılar özenle hazırlanır, büyüklerin elleri öpülürdü. Çocuklar harçlık bekler, kapı kapı dolaşır, şeker toplardı.
Ama bayramı bayram yapan şeker değildi.
İnsanların birbirine duyduğu sevgiydi.
Bugün çocukların elinde pahalı telefonlar var.
Ama o eski bayram heyecanı yok.
Çünkü teknoloji büyüdü, imkânlar arttı ama bazı duygular küçüldü.
Biz tek televizyonlu evlerin çocuklarıydık.
Bir program başlayacak diye ailece televizyonun karşısına geçerdik. Reklam girince sohbet ederdik. Çay içerdik. Çocuklar yerde oynardı. Anne mutfaktan seslenirdi. Baba gazete okurdu.
Aynı evde gerçekten birlikte yaşardık.
Şimdi herkesin elinde ayrı bir ekran var.
Aynı salonda oturuyoruz ama herkes başka bir dünyada.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı.
Ama bazen bizi birbirimizden uzaklaştırdı.
Biz güzel günleri bekleyerek büyüdük.
Gençtik.
İnanıyorduk.
“Bir gün her şey daha güzel olacak” diyorduk.
Çalıştık.
Bekledik.
Çocuklarımız için mücadele ettik.
Daha iyi bir gelecek kurmaya uğraştık.
Ama yıllar geçti.
Şimdi çocukluğumuzun sokaklarını arıyoruz.
Eskiden oturduğumuz kahveleri arıyoruz.
Mahalle arkadaşlarımızı arıyoruz.
Köydeki evleri arıyoruz.
Bir zamanlar kapısını çalmadan girdiğimiz insanların evlerini arıyoruz.
Ve acı olan şu:
Bazı kapılar artık yok.
Bazı evler yıkıldı.
Bazı sokaklar değişti.
Bazı köylerin nüfusu azaldı.
Bazı insanlar başka şehirlere gitti.
Bazıları ise bu dünyadan göçtü.
İşte insanın yüreğini asıl burası yakıyor.
Biz sadece yılları kaybetmedik.
Bir kültürü kaybettik.
Birbirimize sahip çıkma alışkanlığımızı kaybettik.
Mahalle sıcaklığını kaybettik.
Köy dayanışmasını kaybettik.
Komşuluğu kaybettik.
Çocukluğun masumiyetini kaybettik.
Belki de en acısı, birbirimize güvenmeyi kaybettik.
Şimdi herkes daha temkinli.
Herkes daha kuşkucu.
Herkes kendi dünyasına kapanmış durumda.
Eskiden kapılarımızın kilidi zayıftı ama gönüllerimiz açıktı.
Bugün kapılarımız çelikten.
Şifrelerimiz var.
Kameralarımız var.
Alarm sistemlerimiz var.
Ama gönüllerimizin kapısını açacak insan sayısı giderek azalıyor.
Ardahan'ın eski günlerini bu yüzden özlüyoruz.
Çünkü o günlerde hayat mükemmel değildi.
Tam tersine çok zordu.
Ama insanlar zorluğu birlikte taşıyordu.
Kış sertti, birlikte göğüslerdik.
Yokluk vardı, paylaşırdık.
Hastalık vardı, yanında dururduk.
Cenaze vardı, omuz omuza verirdik.
Düğün vardı, hep birlikte oynardık.
Birinin evi yansa bütün mahalle onun yanında olurdu.
Birinin hayvanı hastalansa köyde herkesin haberi olurdu.
Çünkü insanlar birbirlerinin hayatına gerçekten dokunurdu.
Bugün ise herkes birbirinin hayatını seyrediyor, ama çok az insan gerçekten dokunuyor.
İşte bu yüzden biz geçmişi değil, geçmişteki insanlığı özlüyoruz.
Biz memlekette güzel günleri bekleyerek büyüdük.
Şimdi ise eskileri özleyerek yaşıyoruz.
Bir zamanlar “gelecek daha güzel olacak” diyorduk.
Şimdi “keşke geçmiş geri gelse” diyoruz.
Ne acı…
Demek ki bazı şeylerin değerini kaybettikten sonra anlıyoruz.
Bir babanın sesini…
Bir annenin mutfaktan gelen sesini…
Bir arkadaşın kapıyı çalmasını…
Köydeki akşam sohbetlerini…
Sobanın başındaki uzun kış gecelerini…
Mahallede oynanan oyunları…
Bayram sabahlarını…
Çocukluğumuzu…
Ama geçmiş geri gelmeyecek.
Bunu kabul etmek zorundayız.
O insanlar geri gelmeyecek.
O evler aynı şekilde kurulmayacak.
O sokaklarda aynı çocuklar koşmayacak.
O köylerde aynı kalabalık sofralar kurulmayacak.
Zaman geri dönmeyecek.
Ama geçmişten kalan güzellikleri geleceğe taşıyabiliriz.
Komşumuzun kapısını çalabiliriz.
Bir büyüğümüzün elini tutabiliriz.
Bir dostumuzu arayabiliriz.
Bir çocuğa zaman ayırabiliriz.
Soframıza bir tabak daha koyabiliriz.
Kırgın olduğumuz biriyle barışabiliriz.
Çünkü geçmişi geri getiremeyiz ama geçmişin güzel insanlığını yeniden yaşatabiliriz.
Asıl soru şimdi şudur:
Bizden sonra çocuklarımız neyi hatırlayacak?
Sürekli telefon başında olduğumuzu mu?
Birbirimize bağırdığımızı mı?
Her şeyden şikâyet ettiğimizi mi?
Yoksa birlikte sofraya oturduğumuzu mu?
Bayramlarda büyüklerimizi ziyaret ettiğimizi mi?
Komşumuzun derdine koştuğumuzu mu?
Çocuklarımızın başını okşayıp onlara güzel sözler söylediğimizi mi?
Çünkü bir gün onlar da yaşlanacak.
Bir gün onlar da geçmişe bakacak.
Bir gün onlar da “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümleler kuracak.
İşte o gün bugünü hatırlayacaklar.
Bugün nasıl yaşarsak, yarın öyle hatırlanacağız.
Biz Ardahan'ın soğuğunda büyüdük.
Kar altında yürüdük.
Sobanın başında ısındık.
Köylerde, mahallelerde birbirimize tutunarak yaşadık.
Çok şeyimiz yoktu.
Ama birbirimiz vardık.
Şimdi çok şeyimiz var.
Ama birbirimize ne kadar sahibiz?
İnsanın canını en çok acıtan soru belki de budur.
Biz memlekette güzel günleri bekleyerek büyüdük.
Şimdi ise eskileri özleyerek yaşıyoruz.
Belki de hayat bize yıllar sonra şunu öğretti:
Güzel günler hiçbir zaman gelmeyecek diye beklediğimiz günlerde, aslında güzel günlerin tam ortasında yaşıyormuşuz.
Sadece farkında değilmişiz.
Çocukluğumuzun kıymetini bilememişiz.
Babamızın sofradaki yerini…
Annemizin sesini…
Komşumuzun kapısını…
Köyümüzün kokusunu…
Ardahan'ın karını…
Mahallemizin sesini…
Dostlarımızın kıymetini…
Şimdi hepsini özlüyoruz.
Ve insan yaş aldıkça anlıyor:
Bazı şeylerin kıymeti, onları kaybettiğimiz gün başlıyor.
O yüzden bugün hâlâ yanımızda olan insanların kıymetini bilelim.
Kapısını çalabileceğimiz dostlarımız varsa çalalım.
Arayabileceğimiz büyüklerimiz varsa arayalım.
Sarılabileceğimiz insanlar varsa sarılalım.
Çünkü yarın çok geç olabilir.
Yıllar sonra yine aynı cümleyi kurmak zorunda kalmayalım:
“Keşke…”
Çünkü hayatın en ağır kelimesi bazen tek bir kelimedir:
KEŞKE.