Necmettin Aslan
Bazı şehirler vardır; haritada bir noktadan ibaret değildir. Bir şehri tanımak için yalnızca caddelerinde yürümek, binalarına bakmak yetmez. O şehrin rüzgârını hissetmek, kışını yaşamak, insanının yüzüne bakmak gerekir.
Ardahan da işte böyle bir şehirdir.
Ardahan’ın hikâyesi, yüksek dağların arasında başlayan uzun bir masal gibidir. Kimi zaman karla örtülen, kimi zaman baharın ilk güneşiyle yeniden canlanan; kimi zaman göçlerin hüznünü, kimi zaman memlekete duyulan özlemin sevincini taşıyan bir masal…
Bu masalın kahramanları ise Ardahan’ın insanlarıdır.
Kış geldiğinde Ardahan başka bir dünyaya dönüşür. Beyaz örtü, şehrin üzerine sessizce serilir. Çatılardan yükselen dumanlar, soba başında yapılan sohbetler, buz tutan yollar ve sabahın erken saatlerinde işe koyulan insanlar…
Soğuğu serttir Ardahan’ın.
Ama insanının yüreği sıcaktır.
Çünkü bu şehirde insanlar zor şartlara alışkındır. Yokluğun ne olduğunu bilir, dayanışmanın kıymetini bilir. Bir komşunun kapısını çalmanın, bir tas çorbayı paylaşmanın, yolda kalanın elinden tutmanın ne anlama geldiğini bilir.
Belki de Ardahan’ın en büyük zenginliği budur.
İnsanıdır.
Ardahan’a baktığımızda yalnızca bugünü görmeyiz.
Bu topraklarda yüzyılların izleri vardır. Kaleler, köprüler, tarihi yapılar, yaylalar, köyler ve her taşında başka bir hatıra bulunan yollar…
Çıldır’ın buz tutmuş gölü, Damal’ın dağlara yansıyan silueti, Posof’un yeşili, Hanak’ın yaylaları, Göle’nin uçsuz bucaksız coğrafyası, Ardahan’ın tarihi dokusu…
Her biri bu masalın ayrı bir sayfasıdır.
Fakat Ardahan’ın hikâyesi yalnızca geçmişten ibaret değildir.
Asıl mesele, geçmişten alınan güçle geleceği kurabilmektir.
Ardahan denilince akla gelen en büyük sorunlardan biri göçtür.
Yıllar boyunca gençlerimiz iş, eğitim ve daha iyi bir gelecek umuduyla büyük şehirlere gitti.
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da yaşayan Ardahanlıların sayısı bugün şehirde yaşayanlardan çok daha fazla hissediliyor.
Bu durum aslında bize iki farklı Ardahan gösteriyor:
Birinci Ardahan’da boşalan köyler, azalan nüfus ve iş imkânlarının yetersizliği konuşulurken; ikinci Ardahan’da memleket özlemi konuşuluyor.
İnsanlar çocukluklarının geçtiği sokakları, köylerini, yaylalarını, kışlarını ve bayramlarını özliyor.
Peki, bu özlem yeniden bir dönüş hikâyesine dönüşebilir mi?
Elbette dönüşebilir.
Bunun yolu ise Ardahan’ın sahip olduğu değerleri ekonomik güce dönüştürmekten geçiyor.
Ardahan’ın toprağı var, suyu var, meraları var, hayvancılık potansiyeli var, tarımı var, turizmi var, sınır ticareti imkânı var, tarihi var ve en önemlisi çalışkan insanı var.
Mesele, bunları sadece anlatmak değil; katma değer üreten bir sisteme dönüştürmektir.
Belki bir gün Ardahan’ın sokaklarında daha fazla genç göreceğiz.
Yeni iş yerleri açılacak.
Köylerden şehre göç yerine şehirden köylere dönüş başlayacak.
Üretilen Ardahan kaşarı yalnızca Ardahan’da değil, Türkiye’nin dört bir yanında aranacak. Ardahan balı, eti, sütü ve tarımsal ürünleri bir marka değeri taşıyacak.
Çıldır’a gelen turist yalnızca gölü görüp gitmeyecek; Damal’a gelen ziyaretçi yöresel kültürle tanışacak; Posof’a gelen doğanın içinde günler geçirecek; Göle ve Hanak, üretim ve tarım ekonomisinin güçlü merkezlerinden biri olacak.
Ve Ardahanlı genç, geleceğini kurmak için kilometrelerce uzaklara gitmek zorunda kalmayacak.
İşte o zaman bu masalın en güzel bölümü başlayacak.
Bir şehrin kaderi yalnızca coğrafyayla belirlenmez.
Kader; akılla, emekle, yatırımla, dayanışmayla ve ortak hedefle değişebilir.
Ardahan’ın dağları yüksek olabilir, kışı uzun olabilir, ulaşım şartları zor olabilir. Ama bütün bunlar, Ardahan’ın geleceğinin önündeki aşılmaz duvarlar değildir.
Yeter ki şehir için ortak bir akıl ortaya konulsun. Yeter ki Ardahanlı, kendi şehrine inanmayı bırakmasın. Yeter ki yatırımcıya, üreticiye, çiftçiye, hayvancıya ve gençlere güven verilsin.
Çünkü bir şehri yalnızca devlet kurumları büyütmez. Bir şehri; insanı, girişimcisi, esnafı, çiftçisi, gençleri, kadınları, akademisyenleri ve o şehre gönül veren herkes birlikte büyütür.
“Bir Ardahan Masalı” derken aslında geçmişi anlatmıyoruz. Bir gelecek hayal ediyoruz. Karların altında kalan ama baharı sabırla bekleyen bir şehirden söz ediyoruz. Tıpkı Ardahan gibi… Kış ne kadar uzun sürerse sürsün bahar mutlaka gelir. Önemli olan bahar geldiğinde hazır olmaktır.
Belki yıllar sonra Ardahan’a gelen bir çocuk, dedesinin anlattığı bugünkü Ardahan’ı dinleyecek.
“Bir zamanlar buradan insanlar göç ederdi” diyecekler.
O çocuk şaşıracak.
“Gerçekten mi?” diye soracak.
Ve biz o gün, bugünden çok farklı bir Ardahan’ı anlatacağız: Gençlerin kaldığı, üreten insanların kazandığı, köylerin yeniden canlandığı, turistin dört mevsim geldiği, markalarının Türkiye’de ve dünyada tanındığı ve insanlarının memleketinden gurur duyduğu bir Ardahan.
İşte benim Bir Ardahan Masalı dediğim şey tam da budur.
Bir masalın en güzel tarafı, henüz sonunun yazılmamış olmasıdır.
Ardahan’ın masalı da henüz bitmedi.
Belki de en güzel sayfasını şimdi yazmaya başlıyoruz.
Ve o sayfanın başlığı belli:
“Ardahan, yeniden ayağa kalkıyor…”