Necmettin Aslan
Kış geldiğinde Çıldır, zamana meydan okurcasına durur. Yüzeyi metrelerce kalınlıkta buzla zırhlanırken, hayat aslında donmaz; sadece vites küçültür ve derinleşir. Üzerinde süzülen atlı kızakların nal sesleri, buzun altındaki o devasa sessizliğe nazikçe dokunur. Balıkçıların rızık peşinde açtığı delikler, dondurucu soğuğun bağrında hayata açılan pencereler gibidir.
Bu beyazlıkta her şey sadeleşir. Gürültü susar, kalabalıklar çekilir ve geriye sadece insanın iç sesi kalır. Kışın Çıldır, doğanın kendi içine çekildiği, insanı da kendi derinliklerine bakmaya zorladığı mistik bir mabede dönüşür.
Fakat mevsim döner, güneşin sıcak eli buza değer ve o katı zırh yerini hafif bir uğultuya bırakır. Buz çözüldüğünde Çıldır, yepyeni bir kimliğe bürünür. Yazın gelişiyle birlikte gölün çevresi, hayatın zaferini ilan eden bir yeşile boyanır. Canlanan çayırlar, kıyıda huzurla otlayan hayvanlar ve rüzgârla dans eden otlar...
Kışın içine kapanan insan, yazın tabiatla birlikte dışa açılır. Bu kez doğa fısıldamaz; tüm canlılığıyla haykırır. Bu değişim, sadece bir iklim olayı değil, bir yeniden doğuş ritüelidir.
Çıldır’ın asıl büyüsü, bu iki zıtlık arasındaki kusursuz dengede gizlidir. Bize fısıldadığı hakikat şudur:
Modern şehirlerin beton labirentlerinde artık mevsimleri hissetmiyoruz. Her gün aynı hız, aynı telaş, aynı yapay kalabalık... Oysa doğa hiçbir zaman tek sesli değildir. Çıldır Gölü, bize durmanın da en az ilerlemek kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Çünkü bazen durmak, hatta donmak gerekir; zihindeki bulanıklığın dibe çökmesi ve berraklaşmak için. Ve sonra mevsimi geldiğinde çözülmek gerekir; yeniden neşeyle akabilmek için.
Belki de hayat, tam olarak Çıldır gibi olmalı. Bir yanımız o buzun sükuneti kadar vakur ve sakin, diğer yanımız o yaz yeşili kadar canlı ve umut dolu... İnsan, doğanın bu muazzam değişimini ruhunda hissedebildiği ölçüde gerçekten yaşıyor demektir.
Sahi, sizin ruhunuz şu an hangi mevsimi yaşıyor? Donup berraklaşma vaktinde misiniz, yoksa çözülüp akma vaktinde mi?