Gelin bugün size çağımızın giderek büyüyen bir hastalığından söz edeyim: Sosyal medyada gizli takipçilik…
Yaş sınırı da yok bunun.
5 yaşındaki çocukta da var, 15 yaşındaki gençte de, 40 yaşındaki yetişkinde de… Hatta 80 yaşına gelmiş insanlarda bile artık hayatın önemli bir parçası haline gelmiş durumda.
Telefon elimizde, gözümüz ekranda, aklımız başkasının hayatında…
Peki ama nereye gidiyoruz?
Sanal dünya, gerçek hayatın önüne geçti
Hepimiz biliyoruz ki sosyal medya ve internet dünyası, gerçek hayatın kendisi değildir.
Orası seçilmiş görüntülerin, düzenlenmiş fotoğrafların, birkaç saniyelik videoların ve çoğu zaman hayatın sadece güzel taraflarının gösterildiği sanal bir dünyadır.
İnsanlar ne kadar mutlu olduklarını gösterir.
Nerede yemek yediklerini paylaşır.
Nereye gittiklerini gösterir.
Yeni aldıkları arabayı, evi, kıyafeti, telefonu sergiler.
Ama kimse çoğu zaman gecenin bir yarısı yaşadığı sıkıntıyı, aile içindeki problemi, ekonomik derdini, yalnızlığını veya mutsuzluğunu paylaşmaz.
Biz ise o birkaç saniyelik görüntülere bakıp başkasının hayatını gerçek zannetmeye başlarız.
İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Takip ediyoruz ama neden takip ettiğimizi bilmiyoruz
Bugün sosyal medyada öyle bir takip kültürü oluştu ki insanlar bazen hiç tanımadığı insanları bile merak ediyor.
Kim kiminle görüşüyor?
Kim nereye gitmiş?
Kim ne giymiş?
Kim kimin fotoğrafını beğenmiş?
Kim kimi takipten çıkarmış?
Kim kimin paylaşımına yorum yapmış?
Ve daha da ilginci…
Bazen insanlar görünmeden takip ediyor.
Ne beğeni var, ne yorum…
Ama her paylaşım görülüyor.
Her hikâye izleniyor.
Her hareket takip ediliyor.
Adeta görünmez bir seyirci ordusu oluşmuş durumda.
Gizli takipçilik bir merak mı, yoksa bağımlılık mı?
İnsanın merak etmesi doğaldır.
Ancak merak ile takıntı arasında çok ince bir çizgi vardır.
Sabah gözünü açar açmaz telefona bakmak…
Gece yatmadan önce son kez sosyal medyayı kontrol etmek…
Birinin ne paylaştığını görmek için sürekli profilini ziyaret etmek…
Bir insanın hayatındaki gelişmeleri kendi hayatımızdan daha fazla takip etmek…
İşte burada artık sadece meraktan söz etmek zor.
Çünkü insan farkında olmadan kendi hayatını yaşamaktan çıkıp başkasının hayatını izlemeye başlayabiliyor.
Çocuklarımız da bu dünyanın içinde
Eskiden çocukların dünyası sokaktı.
Top oynardı, bisiklete binerdi, arkadaşlarıyla buluşurdu.
Şimdi ise birçok çocuğun dünyası bir ekranın içine sığıyor.
5 yaşındaki çocuk bile telefonun nasıl kullanılacağını biliyor.
Daha okuma yazmayı öğrenmeden video izlemeyi, kaydırmayı, beğenmeyi öğreniyor.
Sonra yaş büyüyor.
Takipçi sayısı önem kazanıyor.
Beğeni sayısı değer ölçüsüne dönüşüyor.
Bir paylaşım yeterince beğenilmediyse çocuk kendisini değersiz hissedebiliyor.
İşte burada hepimizin durup düşünmesi gerekiyor.
Biz çocuklara teknolojiyi mi öğretiyoruz, yoksa teknolojinin çocuklarımızı yönetmesine mi izin veriyoruz?
Yetişkinler de masum değil
Bu mesele sadece gençlerin sorunu değil.
Asıl dikkat çekici olan, yetişkinlerin de aynı dünyanın içine hızla çekilmesi.
Birbirini tanımayan insanların hayatlarını saatlerce izleyenler var.
Eski arkadaşını, eski komşusunu, iş arkadaşını, hatta yıllardır görmediği bir insanı sosyal medya üzerinden adım adım takip edenler var.
Bazen insanın kendi hayatında olmayan heyecanı, başkasının hayatını takip ederek aradığını düşünüyorum.
Kendi evindeki sessizliği unutmak için başkasının evinin penceresine bakmak gibi…
Peki neden başkalarının hayatını bu kadar merak ediyoruz?
Belki de cevap çok basit:
Çünkü kendi hayatımızla yüzleşmek yerine başkasının hayatını izlemek daha kolay geliyor.
Başkasının mutluluğunu izliyoruz.
Başkasının başarısını izliyoruz.
Başkasının tatilini izliyoruz.
Başkasının ailesini izliyoruz.
Başkasının hayatını yorumluyoruz.
Ama kendi hayatımızı ne kadar yaşıyoruz?
İşte asıl soru bu.
Sosyal medya bizi birbirimize yaklaştırdı mı, uzaklaştırdı mı?
Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz.
Ama aynı evde yaşayan insanlar bazen birbirleriyle konuşmuyor.
Aynı masada dört kişi oturuyor.
Dördünün de elinde telefon…
Aynı odadalar ama farklı dünyalardalar.
Anne telefonda.
Baba telefonda.
Çocuk telefonda.
Herkes birbirinin yanında ama kimse birbirinin yanında değil.
Bu, çağımızın en büyük çelişkilerinden biri değil mi?
Gerçek hayatın şifresi sosyal medyada değil
Unutmamamız gereken bir şey var:
Sosyal medya hayatın kendisi değildir.
Orada gördüğümüz her şey gerçeğin tamamı değildir.
Bir fotoğraf, bir insanın bütün hayatını anlatmaz.
Bir gülümseme, o insanın mutlu olduğunu kanıtlamaz.
Bir lüks araç, ekonomik huzurun göstergesi değildir.
Bir tatil fotoğrafı, kişinin hayatında hiç sorun olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü sosyal medya bize çoğu zaman hayatın tamamını değil, hayatın seçilmiş birkaç saniyesini gösterir.
Telefonu biraz kenara bırakıp kendimize bakalım
Belki bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şu:
Ben sosyal medyayı mı kullanıyorum, yoksa sosyal medya beni mi kullanıyor?
Başkasının hayatını takip etmekten kendi hayatımızı takip etmeyi unuttuk mu?
Çocuklarımızın ekran başında geçirdiği zamanı biliyor muyuz?
Eşimizin, dostumuzun, arkadaşımızın yüzüne bakarak ne kadar zaman geçiriyoruz?
Ve en önemlisi…
Telefon elimizden düştüğünde konuşacak gerçek bir hayatımız var mı?
Sosyal medya hayatımıza hizmet ettiği sürece bir araçtır.
Ama hayatımızın kendisi haline geldiğinde, araç olmaktan çıkar; bizi yöneten bir alışkanlığa dönüşür.
Çağımızın hastalığı belki de tam olarak budur:
İnsanların hayatını izlerken kendi hayatımızı yaşamayı unutmak.
Gelin bugün bir kez olsun telefonu sessize alalım.
Ekranı kapatalım.
Ve çevremizdeki insanlara bakalım.
Çünkü gerçek hayat hâlâ orada…
Ekranın arkasında değil, yanı başımızda.